Author Archives: yazisiz

About yazisiz

noone

Koleksiyoncu

Koleksiyoncu deyince çoğunuzun aklına John Fowles’ in kitabı gelmiştir eminim. (Aklına gelmeyenlere bu kitabı okumalarını ya da tekrar okumalarını öneriyorum)  Herkes hayatında en az bir kez çeşitli nesneleri toplamayı denemiştir. Daha çok çocukluk döneminde toplamaya merak salıp, büyüdükçe topladığımız nesnelere evimizde yer bulamaz olur, toplamaktan vazgeçeriz.

Ben de dönem dönem koleksiyonculuğa heveslendim.  80’lerde pek çok çocuğun  sahip olduğu  kartpostal koleksiyonu… Pullusundan, şehirlisine, çizgisinden, kabartmasına kadar rengarenk, boy boy yüzlerce kartpostalım vardı. En çok kabartma ve çizgi olanları severdim. Yeni yıl, noel kartpostalları, bakarken içine girmiş gibi hissettiğim capcanlı görünen manzara resimleri… Günümüz çocuklarının kartpostal biriktirme zevkini tadamamaları ne acı. Keşfederlerse sahaf dükkanlarda, antikacılarda bizlerin bir zamanlar biriktirdiği eski kartpostalları ya da siyah beyaz resimleri bulabilirler yine de, tabi bilgisayar oyunlarından kafalarını kaldırıp gerçek dünyanın güzelliklerini keşfetmeyi akıl ederlerse…

Bir diğer sahip olduğum koleksiyon da pul koleksiyonu idi. Defter defter pullarım vardı. Bu koleksiyona uzun süre sahip çıktım, sonra bir çocukluk arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak paketleyip verdim. (Haklısınız çok aptalmışım) Eskiden haberleşme posta ile yapıldığından yurt dışından ve yurt içinden çok sayıda pullu zarf geliyordu. Bir çocuk dergisinin mektup arkadaşı köşesine adresimi verdikten sonra da yüzlerce pullu zarf koleksiyonumun zenginleşmesini sağlamıştı.

Enteresan koleksiyonları olan arkadaşlarım da olmuştur. Giitiği her ülkeden mum toplayan, sepet, oyuncak, kalem, değişik çakıl taşları, imza koleksiyoncuları, hatta düğme koleksiyonu yapanlar bile var… En çok ilgi gören koleksiyon çeşitleri kaset, plak, eski dergi, çizgi roman koleksiyonları olsa gerek.  Tablo, elektronik, araba gibi pahalı koleksiyona sahip insanlar da yok değil tabi… Sizler,  hayatınızın çeşitli dönemlerinde değişik nesneler toplamayı hiç denediniz mi?

Leave a comment

Filed under Uncategorized

Okurun Habercilerden Beklentileri

Bir vatandaş olarak olup bitenlerden haberdar olmak en doğal hakkımız. Gazete, televizyon, internet gibi tüm basın yayın kanalları bizlere doğru haber vermek, haberi doğru şekilde iletmekle yükümlüdür. Gazetecilik duyduklarını genelleyerek aktarmak değil, araştırıp, haberin çıkış kaynağını belirleyip, belgeleriyle sunmaktır.

Her gazeteci, haberci yaptığı işin ciddiyetinin bilincinde mi? Okurları için inandırıcı mı? 2009 yılında Hollanda’da düşen THY uçağı ile ilgili medyamızın bize yaşattığı kaosu hatırlayalım. Bilgiler kesinleşene kadar Hollandalı yetkililerin ağzını bıçak açmamıştı. Ya biz? Her kafadan bir ses ve her  kafadan çıkan sesi adeta rapor gibi bizlere sunan medya. Yetki verdiğimiz sözde yetkililerin açıklamaları bile ”miş,muş, öyle diyorlar…” şeklinde  hiç bir desteğe dayanmayacak, ”dedikolarının yalancısıyım” türünden. Satır aralarını okursak ”Ben de bir şey bilmiyorum ama yetkili olarak bir şey söylemem isteniyor. Ne desem yalan olur. Herkes başının çaresine baksın” asıl demek istedikleri bu idi. Elinizde kesin bilgiler yoksa açıklama yapmak zorunda olduğunuzu size kim söyledi? Bile bile yanlışa nasıl bu kadar sadık kalıyorsunuz? Hollandalı yetkililerden hiç mi ders almadınız yoksa Avrupalıdan ders almak zorunuza mı gidiyor? Kulaktan kulağa aldıkları uydurma bilgileri insanların gözlerinin içine baka baka kesinmiş gibi söyleyenlere ne demeli? Uçağın düştüğü yerde ölü, yaralı olup olmadığı daha araştırılırken, ”Hiç ölen yok”,  ”…. sayıda ölü ve yaralı var” açıklaması yapan yetkililer, kafasına göre yazıp çizen, söyleyen medya mensupları? Bence yetkili ağızlar ne masal anlatırsa anlatsın, sorumlu gazetecilikte gerçek kaynağından bilgi ulaşana kadar beklenmeliydi (Tabi pratikte böyle bir şey mümkün değil. Gazetecilik anlayışı kökünden düzelmediği sürece birileri sizden yalan da olsa haber yapmanızı isteyecektir). Hollanda medyasının ve yetkililerinin uçak kazası sonrası en takdir ettiğim davranışı, kazada ölen ya da yaralanan kişilerin ailelerine duydukları saygı gereği, ailelere tek tek haber vermeden  isimleri medyada yayınlamamaları idi. Bizim medyamız, yetkilimiz, hatta vatandaşımız bile, isimler paldır küldür, kesinleşmeden yayınlanırsa umut içinde bekleyen ölü yakınlarının yaşayacağı traumayı düşünemediler, hatta Hollanda medyasını suskunlukları için eleştirme cürretini gösterdiler.

Hollanda’da düşen uçak malesef son kötü habercilik örneği değildi. Ders alınmadı. Hemen hemen her gün bilgisizlikten doğan kargaşayı, dedikodu haberciliğini okumaya, duymaya devam ediyoruz. Deprem olduğu zaman, depremin şiddetinde bile kimse mutabık değil. Her köşeden farklı rakamlarla beynimiz sulanıyor, kafamız karışıyor ve ”ona mı inansam, buna mı inansam”  papatya falları açılıyor. 

Medyanın inandırcı olmadığı kadar, hedef gösterme, kendi fikirlerine ters düşenleri yargılama, tuzağa düşürme terörü yarattığını da tarih bize göstermiştir. Siyasi anlamda medyanın takım tutar gibi fikrinde sabit olduğunu biliyoruz. Bana gazeteni söyle, sana kimin tarafında olduğunu söyleyeyim. Hangi fikirden olursa olsun haberin bir tarafından tutup göstermek istediklerini ön plana çıkarıp, bir açıdan bakmanı sağlıyorlar, sinemada oturacağın yeri sana ışık tutup gösteren yer göstericiler gibi. Duvarlarınızı, bakış açınızın sınırlarını çiziyorlar. Siyasi anlamda tarafsız bir gazete ya da televizyon olur muydu, olursa nasıl olurdu bilemiyorum, çok uzak hayal gibi.

”Kanınızı donduracak görüntüler!” cümlesini gazetelerde görmediğim, televizyonda duymadığım zaman yayıncıkta bir adım da olsa ileri gidildiğine inanacağım. Toplumumuzda ceset, kan, dehşet görmeye ne acıdır ki merak var. Trafik kazalarında ceset görmek için toplanan, yanmış otobüsün, düşen uçağın yanında hatıra fotoğrafı çeken insanlar benim gerçekten kanımı donduruyor. Bir cinayet haberi, ölüm haberi vermek için kan, ceset, kopmuş uzuv resmi göstermek zorunda değilsiniz. Ölüye ve ölü yakınlarına saygısızlıktır bu ve suç olmalıdır. Medyada düşünce özgürlüğü olmalı ama bu suç işlemeye özgürlük anlamına gelmez. Çok değil, belki 4, belki 5 yıl önce çok seyredilen bir Türk tv kanalının ana haber bülteninde sözde karartılmış ama bariz kafa uçurulması görüntülerini izlemek zorunda kaldım. Bir yetişkin olarak beni olumsuz yönde etkilerken, hiç unutmayacağım o sahneyi izleyen çocukları düşünüyorum. Diğer taraftan da gözleri önünde yıllarca cart curt kurban kesilmesine, şiddete alışık bir toplum olarak bilinçsiz insanları etkilediğini sanmıyorum. Bu kötü örnekler yüzünden ülkemiz ile ilgili haberleri bile dış kaynaklı basından takip eder oldum. Toplum şiddete iyice duyarsızlaşmış ama ben artık kan, ceset görmeye tahammül edemiyorum. 

Başka bir habercilik ahlakına uymayacak örnek: Geçen yıllarda aynı tv kanalının haber spikerinin şu sözleri habercilik ahlakına ne kadar yakın sizce? Ekranda, ana haber bülteninde bir sel haberi veriliyor ve bir adamcağız selde sürükleniyor. Ekran karatma falan da yapılmamış. Spikerin cümleleri aynen şöyle: ”Evet, şu anda ………. isimli vatandaşımızı boğulurken izliyorsunuz”. (!?!?) Bu bırakın haberciliğe, insanlığa söylenen hakaret. Ölüye ve yakınlarına küfür değil de nedir sizce?

Medyada ekran, fotoğraf  karartma bu yüzyılda açıklanabilir  bir mantık değil. Böyle görüntülerin hiç bir şekilde verilmemesi gerekir. Bu konuda tepki vermede niye kendimi yalnız hissediyorum, niye senelerdir şiddet görüntülerine maruz kalıyoruz da kimseden tepki yok diye blog yazımı okuyan sizlere soruyor, bu konu üzerinde düşünmeye ve tepki vermeye herkesi davet ediyorum.

Leave a comment

Filed under Uncategorized

POPÜLER YOZLAŞMA

      ”Popüler kültür” kelimesinin bana göre anlamı, insanların beş duyu organlarını kullanarak ve koyun sürüsü gütme psikolojisinden yararlanılarak dayatılan yozlaşmış ”şeyler” dir. Daha çok insanların milliyetçilik (ırkçılık), din gibi inançları kullanılarak dayatılır, varlığı devam ettirilir. Başka seçenekler gösterilmez, öğretilmez, diğer seçenekler gelişmemeye maruz bırakılır ve böylece dayatılan, kültürde gösterilen ”şey” lerin toplum tarafından benimsenmesi sağlanır. Bu dayatılan ”şeyler” in beğenilmemesi tepki alır, çünkü kültürdeki dayatmaların varlığını sürdürmesi insanların sömürülen din, milliyetçilik duyguları ile mümkündür.

          Toplumda insanların farklı dinlerde, kültürlerde dolayısı ile farklı beğenilerde olabileceği, hatta aynı din, aynı kültürün içinde de olsa farklı beğeni, anlayışa sahip olabileceği, 2011 yılında bile hala ülkemizde kabul edilen bir durum değildir.

       Seksenlerde ”bizim müziğimiz” diyerek, minübüste, televizyonda, orada burada, her yerde zorla beynimize, kulaklarımıza tecavüz ederek maruz bıraktıkları arabesk yaygarısının varlığı, yozlaşma karşıtları bizler tarafından tam mat ediliyor derken bir de pop yazlaşmasına maruz kaldık  (kabus hala devam ediyor).

       Önce fakir halka şan, şöhret para vaad ederek, fakir ama hayalleri olan vatandaşın sırtından ”zengin kıro milyonerleri” doğdu. Bu ”kıro”lar yoz ama kendilerine bol bol para kazandıran arabesk tuzağı ile çoluk çocuk demeden herkesin geleceği ile oynadı. Okula gitmesi, eğitim görmesi gereken çocukları ”Unkapanı” denen kapana kıstırıp, hayatları, gelecekleri, hayalleri ile oynadılar. İşin kötüsü eğitimsizler tarafından toplumun daha fazla eğitimsizliğe  yönlendirilmesi ülkeyi yönetenler,vatandaşın eğitiminden sorumlu olanlar tarafından engellenmedi, hatta desteklendi.

        Bir toplumu istediğin gibi yönetmenin yolu onu eğitimsiz bırakmaktan geçer. Yozlaşmanın simgesi arabesk böylece çok fazla kişinin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Yıllarca arabesk ve popüler yoz müzik ile toplum cahil bırakıldı. Caz, klasik gibi dünyaca kabul görmüş iyi müzik türlerinin Türkiye’ de gelişmesine, dinlenmesine,bilinmesine menfaati gereği eğitime karşı insanlar tarafından izin verilmedi. Kendi farkındalıkları ile bu müzik türlerini dinleyen, tanıyan, seven insanlar cahil ve eğitime karşı toplumun çoğunluğu  tarafından suçlandı, dışlandı. Dar bakış açıları ile klasik müziğe ”gavur müziği”, ”bizim müziğimiz değil” diyerek  müzikte ”sizin”, ”bizim” ayrımcığını yaptılar, her alanda insanları çeşitli guruplara ayırdıkları gibi.  Müzik, dünyada hiç kimsenin tekelinde olamaz. Kim ne dinliyor, ne seviyor ise onun müziğidir. Klasik müziğin doğum yeri sayılan Avusturya’ da, ”bizim müziğimiz” diye insanlara klasik müzik empoze edilmiyor. Ülkemizde insanlarımız düşüncede zaten özgür olmadıkları gibi bir de beğenilerinde özgür değiller. Beğenileri, zevkleri için yargılanıyor, dışlanıyorlar. Bakış açısı, kafa yapısı değişmediği sürece, eğitimi menfaatlerine ters gördükleri için cehaleti destekleyenler olduğu sürece ülkemiz Orta Çağ kafası ile yaşamaya devam edecektir. Az sayıdaki iyi müzik dinleyicisi ve müzisyenler hala bu cahil güruha karşı kaliteli müziği dinlemeye ve icra etmeye devam ediyorlar.

          Sadece müzikte değil, sinema, televizyonda da topluma yozlaşmış yeni alanlar sunulmaktadır. Yine birileri  ”Kurtlar Vadisi” gibi kötü mesajlar veren sayısız dizi ve filmlerle ceplerini doldururken şiddet, kadını küçümseme, değer vermeme, taciz gibi olumsuzlukları da topluma empoze etmeye devam ediyorlar. İnterneti porno görenler, mantar gibi patlayan, kalite değil, popülerlik, para getirme baz alınarak dayatılan dizi ve filmlerdeki şiddetin, tacizin, yozlaşmanın normalmiş gibi insanların bilinç altına yedirilmesinde sakınca görmüyorlar.

           Kültürün gelişmesi,yozlaşmanın engellenmesi konusunda ülkem için umudum yok. Çünkü yıllarca farklı seçeneklerin sunulmaması, göz önünde olmaması, kabul görmemesi ile dayatılanlar sadece eğitimsiz kesimi değil, eğitimli insanları da ekseni içine almaktadır. Menfaat nesilleri harcamaya devam ederken, bizler,  az sayıdaki farkında insanlar olarak farkındalığımızı, kaliteyi yaşamaya, mümkün olduğunca yeni nesillere öğretmeye devam edeceğiz.

Leave a comment

Filed under Uncategorized